Darkside

Kendi kendime konuşmaktan yoruldum artık. Aslında buraya yazmanın bir farkı var mı, okuyan biri bulunur mu bilemiyorum... Ama olsun. Nasıl olsa hayatta en güzel başardığımız şey, kendimizi kandırmak değil mi?

Fotoğrafım
Ad:
Konum: İstanbul, Türkiye

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Şövalye ve Işığın Hanımı...

Arap esintileri uçuşmaktayken çölde, bembeyaz atı üzerinde seraplara taş çıkartan hayali resimler gibi, çölün, belki de dünyanın diğer ucunda, buharlar arasında savaşçı atını sürmekte idi. Ona şimdi ne kum fırtınası yetişir ya da binlerce ordusu ile bir başka güç durdurabilirdi onu. Yenik düşmemek için kum saatinin sıcak tanelerine, çekti kıvrımların en ince ayrıntısını barındıran kılıcını ve nicedir uzağı yakın, bakışı kör, kokuyu miske çeviren prensesinin yolunda savurmak için, ne atlılar ezildi nalları altında beyaz Golyat misali atının, ne bendenler doğrandı aşkı uğruna sivri dişlerinde kılıcının, Vesta'ya sunulan bakire kurbanlar gibi...
Beyaz elbisesinin bir bütünü, beyazlığın en onurlu hali, yüzünü örtmekte, gözleri ile yanında esen rüzgara methiyeler dizmekte ama durdukça önünde eğer bir engel olarak, Basilisk gibi öldürmekteydi her engeli barındıran Sahra misali cehennemin her bir kolunu... Biri gördü, biri duydu, biri anladı kanadı olmayanı, biri koştu, biri bağırdı, biri ağladı destanları yazan savaşçıların ağıtlarını, biri kalktı, biri vurdu ve biri parçaladı düşleri önünde tutan prensesine koşan Şövalyenin umutlarını...
Namert desen değildi, mert desen sayfaların dizesi, şiirlerin kafiyesi, ezelin ilk çizgisi, ebedin akıbeti değişirdi avuçlarında, onur desen alevlenir, gurur desen filizlenirdi her bir elinde bin bir parça yılanı tutan avuçlarda...NE gam tutar palasının ucunu ne pas tutar düşlerinin aşkını, ne gem vurur hırçın bedenine ne bırakır kendini kasırganın merkezine, ezelden ebede geldim, bir savuruşta keller biçtim, bir bakışta nakaratlar sallandırdım Babil’in asma bahçelerinde, bir elveda da yıkımlar getirdim gönlümün Lut kavminde, o en edepsizden edepsiz, en hayırlıdan hayırlı, en katilden vahşi, en çocuktan pamuk, tek gözümden akar kan olukları, bahçeler sular Zeus'un mahzenlerinde...Ne mahzenleri ezdi ayaklarım, ne ayakları gördü şarapları tutan testi, nede Kremikoslu Çömlekçi yarışabildi sevdiğime sunduğum Şarapları barındıran kili arındıran çamurlu sofralarımda....
Ben, yani yıkım, yani umut, yani vahşet, yani sevgi, yani çöküş, yani yükseliş, tezatların tezadı, uyumların dengesi, fiziğin temeli, bedenin mantığı, mantığın kör noktası, ellerimle yıkarım kanları, kan ile yıkanırım yorgun düştüğümde sabahları, sabah ile dirilir, akşam ile ölürüm her ulaşamadığım zamanın ilhamını barındıran prensesin mezarlığında, bin bir lahit olur, bir ahit, bir akit olur imza ile dönerim kağıtların tarih kitabı olduğu kütüphanelere, bu kez Astinius bile yazamaz beni, tüm tarihi kaydetmeye çabalayan karanlık mekanının aynasız tek kibrinde, ne büyüler görür ne büyüler emerim, kölerimde ne kan toplar ne çiçekler sererim gül bahçesi gülabdandan fışkıran misk-i amber kızıllığa, ne Hannibal alabilir beni filleri altına, ne Roma direnebilir haşmetli orduma. Ne terimler yetişir anlamıma, ne kahinler bakar cam kürede yaşamıma, ne Azrail görünür sonumda, ne kıyamet isterim umudumda... Şimdi görürüm önümde merhamet dileyenleri, şimdi anlarım önümde diz çökenleri, şimdi affederim aman isteyenleri, şimdi katlederim sevgiyi esirgeyenleri, şimdi yakarım umutsuzluğu barındıran evleri, şimdi kovalarım mutsuzluğu yayan kelimeleri, şimdi saçarım dehşetimi, şimdi veririm bedenimi, şimdi dişlerim zulmün kemiklerini, acının en tatlı yerini, Şimdi kalkar büyü söyleyen ellerim, şimdi başlar ayinden dönen sözlerim, şimdi yıkar kavimleri sayan zihnim, ve yıkılır en uçsuz karanlıkta abideden abid, mabetten mücahit savaşçılarım, şimdi gelir zaferim... Ne sen analarsın beni, nede sana koştuğum sevgim anlatır sana ağlamaklı hallerime, nice ömürleri yakar, fidandan mezarına yaşamını izlerim, ben geçmişin geleceğin efendisi, sevginin mertebesi, intikamın aleviyim, ben zamanda akan, duru nehirde arınanın, ben sana koşanım, sen beni anlayan bense anlamından kaçanım…
Bitti çöl burada, karşılar ordular bedenimi, gömmek için toprağa. Direnir mi dersin kollarım, yoksa bırakır mı dersin zihnim… Ne onlar durdurur zaferimi, ne kıyamet böler sevgimi, ben ölüm ile geldim, yaşam ile giderim. Kahve kokusu çektim her sabah burnuma, kan kokusu aldım her sabah vücuduma, şimdi tiksinir mi dersin, yoksa zevk ile kadehi tokuşturur mu dersin. Hücreden küçük oldum her övüldüğümde çocuk masallarında, atomdan haşmetli oldum her yerildiğimde haksızlığı sevmediğim sofralarda. Kılıç ile büyüdüm savaştan korktuğum zamanlarda, karanfil besledim cesaret diktiğim saksılarda, bir masum oldum bir katil, bir ben oldum bir bana vurulan gem, bir beyaz at çöllerde koşan, bir baba belki bir zaman oğluna ağlayan, bir aile oldum beni sevdim diyenler ile, bir savaş getirdim incili tutan İsa ile ev halkına, bir yargıladım bir yargılandım, yargılama ki yargılanmayasın, keşke deme ki pişman olmayasın. Ne ağlaman nede sevmen değiştirir benim kaderimi ne ben değişirim nede bende sabit kalır değişimi reddeden beynim, ne doğru yapar nede doğru görürüm, ne yanlışa sapar nede DOĞRUDAN ölürüm.
Ben bugünüm, yarınım arkamdan gelir, dünüm ise zaten biçilmiştir. BEN, BEN İLE MUKTEDİR SEN İLE İKTİDARIM.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home

black jack
online casinos