Cesur Şövalyem,
Varlığınız kalbime huzur veriyor… ki dünya üzerinde huzur artık bulunmuyor… karanlığın gölgeleri vuruyor Era’nın düş bahçelerine, oktarin rengi artık eskisi gibi parlamıyor büyünün.
Ne yapabilirim, nasıl yapabilirim, ben Era’nın koruyucu ışığı, ben Işık Kalesinin hanımı, kalbimde bu zayıflık varken nasıl koruyabilirim bana emanet milyonlarca hayatı?
Binlerce yıldır sürüyor bu bekleyiş, zamanın çarkları döndü, saklındıkları deliklerden çıktılar artık bütün karanlığın yaratıkları. Biliyorsunuz, ben savaşırken yanımdaydınız...
Yanımda olmanızı isterdim şövalyem, sitem seziyorum son mektubunuzda, ama bilmelisiniz ki, güzel varlığınız yanımda olmasa bile güç veriyor bana; kalbim acı dolu, güzel gözlerinize bakamamaktan, ama ruhum her an görüyor gözlerinizi… Bu bencil ve zayıf kadının sözlerine aldırmayın, o ellerinizin sıcaklığını özlüyor, o zayıf…
Kalbimin sevdiği, gelin diyebilmeyi isterdim size…
Oysa değil zayıflık zamanı, güçlü olmak lazım Era için, güçlü olmak lazım çığ misali duraksız yağan kara düşmanları durdurmak için.
Emrimle oradasınız, emrimle orada kalacaksınız.
Size ihtiyacım var, ama Era’nın daha fazla…
* * * * * * * *
Eranın Işık Hanımı, Kalbimin sevdiği,
Umarım bu yazdığım ellerinize, oradan da güzel gözlerinize yormadan ve yorulmadan ulaşabilir...
Zamanın çarklarında ezilmemek için değirmenci, her bir çarka un serpmiş, ama bu iyiliğini anlamamış çarklar ve ezmeye kalkmış, kendisini ondan başka kimsenin hatırlayamadığı kişiyi hem de. Ama yılmamış değirmenci, çünkü bakmış ki bir başka güzellik belirivermiş arkasında, buğdayı una çeviren dönemecin içerisinde, tutuvermiş değirmenin tek bir dişinden, dişler sivri ve acımasız, önemli değil o da Şövalye dediği değirmenci için düşüncenin un tanelerinde ezilmeye razı idi. Yıldı değirmen bu büyük sevgi karşısında, salıverdi değirmenciyi... durdu sivri dişli çarkları her birinde milyarlarca un tanesi bulunan ama kendisinin asla umursamadığı akıcılık içerisinde..
Değirmenci doğruldu ama kafasını doğrultamadı bir kere bile, narin eller tuttu ellerinden ve çenesinden, ne çok eli ne güzel gönlü vardı bu şahsın? Ne verebilirim ki ona her biri bir başka gönülden, emekten alınan undan başka ellerimle dedi kendi kendine. Ama biri düşüncelerini okumuştu onun. O da un taşırdı nasıl olsa diyardan diyara, insan dan insan, ne isteyebilirdi ki değirmencinin ona sunduğu binbir renkli çiçek kokusundaki unlarından başka?
Pek değerlidir bu satırları kraliçemize yansıtabilmek, onunda bizleri anlayacağını umarak, ama bir şey takılıyor, söylenemeyen kilit büyü sözcüğü gibi, acaba bir önceki güvercin ulağı mektubumuzda, elleri narin kraliçemize yanlış bir mürekkep tanesi mi damlattık?
Bunu da es geçerek, yüksek büyücülük kulesinin ince fikirli Prensesinin ellerine bir mektup daha bırakıyoruz, ama dediği gibi biz bunları alışkanlıkla değil, her bir un tanesinin işlenişindeki emeği hisseder gibi hissediyor, buğdayı tüyden hafif eden çark gibi eziyor ve faydasını alıyoruz ve de çok mutlu oluyoruz.
Şimdi çıkardık prangaları ellerimizden, kraliçemiz üzerine, o şiddetin gözlerine hiç uğramaması gereken, üzüntünün mutsuzluğun ise sinesine hiç sinmemesi gerek bir şahsiyettir bunu biliriz bunu söyleriz, onun isteği ile çıkar koşarız özgür barılarda kraliçemizin avuçlarındaki.
En beter kısmı da budur işte, son vermek istemeyerek son verme isteğinin baskın olmasını bilmek. Acırız bunu okuyacak gözlerin yorulması fikrini düşündükçe ve belki de kısa olup bir sonrakinin merakını yansıtabilmek içindir bu....
Not: Kraliçenin Kutsal Şövalyesi çok mutluuuuuu....
Her daim sonsuzdan sonsuz olan bekleme zamanını atlatarak bir sonrakini beklemeye koyulacağız çölde şimdi üzerimizi örten şemsiye altında...Bizi susuz bırakmayınız......