Darkside

Kendi kendime konuşmaktan yoruldum artık. Aslında buraya yazmanın bir farkı var mı, okuyan biri bulunur mu bilemiyorum... Ama olsun. Nasıl olsa hayatta en güzel başardığımız şey, kendimizi kandırmak değil mi?

Fotoğrafım
Ad:
Konum: İstanbul, Türkiye

Cumartesi, Temmuz 22, 2006

Şövalye'nin Ölümü

Era’nın Işık Hanımı, gitmesi gerektiğine karar verdi. Biliyordu, ama içinde bir şey isyan ediyor, kabul etmiyordu.
Artık bir karara varmış olmanın verdiği azimle ayrıldı pencereden. Yolculuk pelerinini almak için dolabına döndüğünde, aynadan kendisine bakan yansımasını tanıyamadı bir an. Alnı saatlerdir buz gibi cama dayanmaktan kızarmıştı. Gözyaşları sanki yanaklarına derin oyuklar kazmış, elinde sımsıkı tuttuğu parşömen sırılsıklam olup paçavraya dönmüştü. Kan çanağı gibi olmuş gözlerine baktı. Boğazından engelleyemediği bir feryat koptu.
Dizlerinin üstüne çöktü Işığın Hanımı. Tüm dünyanın acılarının çökertemediği omuzları hıçkırıklarla sarsılırken, yıkıldı Işığın Hanımı…
Öyle buldu onu sadık yaveri. Bir eli boğazında, bir eli parşömeni göğsüne bastırmış, alnı yerde, dizleri üstünde, baygın halde.

“Don tutmuş toprağa rağmen mezarını kazabilmişler” diye düşündü Earlinde. Düşüncenin anlamsızlığı ve yersizliğinin farkındaydı.
Aslında buraya kadar gelmesine gerek yoktu. Biliyordu öldüğünü, o kadar güçlüydü ki kalbindeki bağlar, öldürücü darbeyi kendisi almış gibi hissetmişti. İnanmak istememişti, kabul etmek istememişti, ama sonra o uğursuz parşömen gelmişti.

Mezarın ayakucunda diz çöktü. Eleri sevgilisinin teninin okşar gibi dokundu toprağa.

“O güzel gözlerini artık göremeyeceğim, tenim bir daha hiç hissetmeyecek sıcak nefesini. Benim emrimle buradaydın, senin ölmene sebep olduğumu düşünmekten kendimi alamıyorum. Hayatta sevmek için kendime engel olamadığım tek insanı kaybettim. Affet beni aşkım. Ben kendimi asla affetmeyeceğim. Rahat uyu sevgilim, kalbim hep senin yanındaydı, şimdi ruhumu da burada bırakıyorum. Seni hep sevdim, hep seveceğim. Elveda...”

Pazar, Nisan 16, 2006

Hep aynı...

Yürüyorum. Her zamanki gibi tek başıma. Yüzlerce güvercin havalanıyor ben geçerken aralarından. Sokaklar ıssız. Sadece güvercinler ve ben.

Eğer güvercinler varsa yalnız sayılmam. Hayret içindeyim, ben iki kişi olmayı bile beceremezken, onlar nasıl böyle kalabalıklar?

Ne çok şey söylüyoruz. Asla tutamayacağımız sözler vermekte, kendimizi kandırmakta üstümüze yok. Acaba güvercinler de yalan söyleyebiliyorlar mıdır birbirlerine?

Pazartesi, Aralık 12, 2005

Fırtınanın gözü...

Hiç bitmez mi bu kalp ağrısı? Nerede yanlış yapıyorum, neden kendimi ifade edemiyorum, neden anlamamakta ısrar ediyorsunuz?
Bırakın, anlamayın, anlamaya çalışmayın, acıtmayın canımı.
Hayat yeterince zor zaten, yaşamaya değecek bir şeyler bulmakta zorlanıyorum her geçen gün…
Verdiğim bütün kararları, söylediğim bütün sözleri tekrar tekrar gözden geçiriyorum. Ağır bu yük artık bana.
Bugün kalbim çok acıyor…
Fırtınanın gözündeyim ben. Durgun ve sakin bir kozanın içindeyim. Etrafım mahşer. Fırtına hala tüm şiddetiyle sürüyor. Burada güvendeyim. Biraz dinleneceğim, biraz güç toplayıp yaralarımı yalayacağım yorgun ve yaşlı bir kedi gibi. Sonra çıkacağım bu kozadan.
Daha beni bekleyen birçok fırtına var.
Şimdi fırtınanın gözündeyim.
O halde neden acıyor canım, nasıl buraya kadar ulaşıyor saçmalıklarınız?

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Walk through the fire...

I touch the fire and it freezes me
I look into it and it's black
Why cant't I feel
My skin should crack and peel
I want the fire back
Now through the smoke she calls to me
To make my way across the flame
To save the day
Or maybe melt away
I guess it's all the same
So I will walk through the fire
'Caouse whrere else can I turn...
The point of no return....

Bunu ben yazmadım. Ama içimden geçenleri çok iyi ifade ediyor... Ateşe dokunuyorum, beni donduruyor...
dönüşü olmayan noktadayım, artık bitsin...

Işığın Hanımı...

Cesur Şövalyem,
Varlığınız kalbime huzur veriyor… ki dünya üzerinde huzur artık bulunmuyor… karanlığın gölgeleri vuruyor Era’nın düş bahçelerine, oktarin rengi artık eskisi gibi parlamıyor büyünün.
Ne yapabilirim, nasıl yapabilirim, ben Era’nın koruyucu ışığı, ben Işık Kalesinin hanımı, kalbimde bu zayıflık varken nasıl koruyabilirim bana emanet milyonlarca hayatı?
Binlerce yıldır sürüyor bu bekleyiş, zamanın çarkları döndü, saklındıkları deliklerden çıktılar artık bütün karanlığın yaratıkları. Biliyorsunuz, ben savaşırken yanımdaydınız...
Yanımda olmanızı isterdim şövalyem, sitem seziyorum son mektubunuzda, ama bilmelisiniz ki, güzel varlığınız yanımda olmasa bile güç veriyor bana; kalbim acı dolu, güzel gözlerinize bakamamaktan, ama ruhum her an görüyor gözlerinizi… Bu bencil ve zayıf kadının sözlerine aldırmayın, o ellerinizin sıcaklığını özlüyor, o zayıf…
Kalbimin sevdiği, gelin diyebilmeyi isterdim size…
Oysa değil zayıflık zamanı, güçlü olmak lazım Era için, güçlü olmak lazım çığ misali duraksız yağan kara düşmanları durdurmak için.
Emrimle oradasınız, emrimle orada kalacaksınız.
Size ihtiyacım var, ama Era’nın daha fazla…
* * * * * * * *
Eranın Işık Hanımı, Kalbimin sevdiği,
Umarım bu yazdığım ellerinize, oradan da güzel gözlerinize yormadan ve yorulmadan ulaşabilir...
Zamanın çarklarında ezilmemek için değirmenci, her bir çarka un serpmiş, ama bu iyiliğini anlamamış çarklar ve ezmeye kalkmış, kendisini ondan başka kimsenin hatırlayamadığı kişiyi hem de. Ama yılmamış değirmenci, çünkü bakmış ki bir başka güzellik belirivermiş arkasında, buğdayı una çeviren dönemecin içerisinde, tutuvermiş değirmenin tek bir dişinden, dişler sivri ve acımasız, önemli değil o da Şövalye dediği değirmenci için düşüncenin un tanelerinde ezilmeye razı idi. Yıldı değirmen bu büyük sevgi karşısında, salıverdi değirmenciyi... durdu sivri dişli çarkları her birinde milyarlarca un tanesi bulunan ama kendisinin asla umursamadığı akıcılık içerisinde..
Değirmenci doğruldu ama kafasını doğrultamadı bir kere bile, narin eller tuttu ellerinden ve çenesinden, ne çok eli ne güzel gönlü vardı bu şahsın? Ne verebilirim ki ona her biri bir başka gönülden, emekten alınan undan başka ellerimle dedi kendi kendine. Ama biri düşüncelerini okumuştu onun. O da un taşırdı nasıl olsa diyardan diyara, insan dan insan, ne isteyebilirdi ki değirmencinin ona sunduğu binbir renkli çiçek kokusundaki unlarından başka?
Pek değerlidir bu satırları kraliçemize yansıtabilmek, onunda bizleri anlayacağını umarak, ama bir şey takılıyor, söylenemeyen kilit büyü sözcüğü gibi, acaba bir önceki güvercin ulağı mektubumuzda, elleri narin kraliçemize yanlış bir mürekkep tanesi mi damlattık?
Bunu da es geçerek, yüksek büyücülük kulesinin ince fikirli Prensesinin ellerine bir mektup daha bırakıyoruz, ama dediği gibi biz bunları alışkanlıkla değil, her bir un tanesinin işlenişindeki emeği hisseder gibi hissediyor, buğdayı tüyden hafif eden çark gibi eziyor ve faydasını alıyoruz ve de çok mutlu oluyoruz.
Şimdi çıkardık prangaları ellerimizden, kraliçemiz üzerine, o şiddetin gözlerine hiç uğramaması gereken, üzüntünün mutsuzluğun ise sinesine hiç sinmemesi gerek bir şahsiyettir bunu biliriz bunu söyleriz, onun isteği ile çıkar koşarız özgür barılarda kraliçemizin avuçlarındaki.
En beter kısmı da budur işte, son vermek istemeyerek son verme isteğinin baskın olmasını bilmek. Acırız bunu okuyacak gözlerin yorulması fikrini düşündükçe ve belki de kısa olup bir sonrakinin merakını yansıtabilmek içindir bu....
Not: Kraliçenin Kutsal Şövalyesi çok mutluuuuuu....
Her daim sonsuzdan sonsuz olan bekleme zamanını atlatarak bir sonrakini beklemeye koyulacağız çölde şimdi üzerimizi örten şemsiye altında...Bizi susuz bırakmayınız......

Şövalye ve Işığın Hanımı...

Arap esintileri uçuşmaktayken çölde, bembeyaz atı üzerinde seraplara taş çıkartan hayali resimler gibi, çölün, belki de dünyanın diğer ucunda, buharlar arasında savaşçı atını sürmekte idi. Ona şimdi ne kum fırtınası yetişir ya da binlerce ordusu ile bir başka güç durdurabilirdi onu. Yenik düşmemek için kum saatinin sıcak tanelerine, çekti kıvrımların en ince ayrıntısını barındıran kılıcını ve nicedir uzağı yakın, bakışı kör, kokuyu miske çeviren prensesinin yolunda savurmak için, ne atlılar ezildi nalları altında beyaz Golyat misali atının, ne bendenler doğrandı aşkı uğruna sivri dişlerinde kılıcının, Vesta'ya sunulan bakire kurbanlar gibi...
Beyaz elbisesinin bir bütünü, beyazlığın en onurlu hali, yüzünü örtmekte, gözleri ile yanında esen rüzgara methiyeler dizmekte ama durdukça önünde eğer bir engel olarak, Basilisk gibi öldürmekteydi her engeli barındıran Sahra misali cehennemin her bir kolunu... Biri gördü, biri duydu, biri anladı kanadı olmayanı, biri koştu, biri bağırdı, biri ağladı destanları yazan savaşçıların ağıtlarını, biri kalktı, biri vurdu ve biri parçaladı düşleri önünde tutan prensesine koşan Şövalyenin umutlarını...
Namert desen değildi, mert desen sayfaların dizesi, şiirlerin kafiyesi, ezelin ilk çizgisi, ebedin akıbeti değişirdi avuçlarında, onur desen alevlenir, gurur desen filizlenirdi her bir elinde bin bir parça yılanı tutan avuçlarda...NE gam tutar palasının ucunu ne pas tutar düşlerinin aşkını, ne gem vurur hırçın bedenine ne bırakır kendini kasırganın merkezine, ezelden ebede geldim, bir savuruşta keller biçtim, bir bakışta nakaratlar sallandırdım Babil’in asma bahçelerinde, bir elveda da yıkımlar getirdim gönlümün Lut kavminde, o en edepsizden edepsiz, en hayırlıdan hayırlı, en katilden vahşi, en çocuktan pamuk, tek gözümden akar kan olukları, bahçeler sular Zeus'un mahzenlerinde...Ne mahzenleri ezdi ayaklarım, ne ayakları gördü şarapları tutan testi, nede Kremikoslu Çömlekçi yarışabildi sevdiğime sunduğum Şarapları barındıran kili arındıran çamurlu sofralarımda....
Ben, yani yıkım, yani umut, yani vahşet, yani sevgi, yani çöküş, yani yükseliş, tezatların tezadı, uyumların dengesi, fiziğin temeli, bedenin mantığı, mantığın kör noktası, ellerimle yıkarım kanları, kan ile yıkanırım yorgun düştüğümde sabahları, sabah ile dirilir, akşam ile ölürüm her ulaşamadığım zamanın ilhamını barındıran prensesin mezarlığında, bin bir lahit olur, bir ahit, bir akit olur imza ile dönerim kağıtların tarih kitabı olduğu kütüphanelere, bu kez Astinius bile yazamaz beni, tüm tarihi kaydetmeye çabalayan karanlık mekanının aynasız tek kibrinde, ne büyüler görür ne büyüler emerim, kölerimde ne kan toplar ne çiçekler sererim gül bahçesi gülabdandan fışkıran misk-i amber kızıllığa, ne Hannibal alabilir beni filleri altına, ne Roma direnebilir haşmetli orduma. Ne terimler yetişir anlamıma, ne kahinler bakar cam kürede yaşamıma, ne Azrail görünür sonumda, ne kıyamet isterim umudumda... Şimdi görürüm önümde merhamet dileyenleri, şimdi anlarım önümde diz çökenleri, şimdi affederim aman isteyenleri, şimdi katlederim sevgiyi esirgeyenleri, şimdi yakarım umutsuzluğu barındıran evleri, şimdi kovalarım mutsuzluğu yayan kelimeleri, şimdi saçarım dehşetimi, şimdi veririm bedenimi, şimdi dişlerim zulmün kemiklerini, acının en tatlı yerini, Şimdi kalkar büyü söyleyen ellerim, şimdi başlar ayinden dönen sözlerim, şimdi yıkar kavimleri sayan zihnim, ve yıkılır en uçsuz karanlıkta abideden abid, mabetten mücahit savaşçılarım, şimdi gelir zaferim... Ne sen analarsın beni, nede sana koştuğum sevgim anlatır sana ağlamaklı hallerime, nice ömürleri yakar, fidandan mezarına yaşamını izlerim, ben geçmişin geleceğin efendisi, sevginin mertebesi, intikamın aleviyim, ben zamanda akan, duru nehirde arınanın, ben sana koşanım, sen beni anlayan bense anlamından kaçanım…
Bitti çöl burada, karşılar ordular bedenimi, gömmek için toprağa. Direnir mi dersin kollarım, yoksa bırakır mı dersin zihnim… Ne onlar durdurur zaferimi, ne kıyamet böler sevgimi, ben ölüm ile geldim, yaşam ile giderim. Kahve kokusu çektim her sabah burnuma, kan kokusu aldım her sabah vücuduma, şimdi tiksinir mi dersin, yoksa zevk ile kadehi tokuşturur mu dersin. Hücreden küçük oldum her övüldüğümde çocuk masallarında, atomdan haşmetli oldum her yerildiğimde haksızlığı sevmediğim sofralarda. Kılıç ile büyüdüm savaştan korktuğum zamanlarda, karanfil besledim cesaret diktiğim saksılarda, bir masum oldum bir katil, bir ben oldum bir bana vurulan gem, bir beyaz at çöllerde koşan, bir baba belki bir zaman oğluna ağlayan, bir aile oldum beni sevdim diyenler ile, bir savaş getirdim incili tutan İsa ile ev halkına, bir yargıladım bir yargılandım, yargılama ki yargılanmayasın, keşke deme ki pişman olmayasın. Ne ağlaman nede sevmen değiştirir benim kaderimi ne ben değişirim nede bende sabit kalır değişimi reddeden beynim, ne doğru yapar nede doğru görürüm, ne yanlışa sapar nede DOĞRUDAN ölürüm.
Ben bugünüm, yarınım arkamdan gelir, dünüm ise zaten biçilmiştir. BEN, BEN İLE MUKTEDİR SEN İLE İKTİDARIM.

black jack
online casinos